Terk edilmiş derken, ikinci baharına soyundu Çavuş Köprüsü. Tarihin sayfalarından silinmek üzereyken küheylan son anda endamını gösterdi bize. Ruhları, bitmeyen ışıklarda kalsın ilk yapanların, yüreklerine sağlık son harcı atanların.
Aydın Mutasarrufu İzzet Efendi’nin yaptırdığı bu eser, üzeri örtülmekten son anda kurtarıldı. Ne yazık ki, karanlık köprü ve İlhan oğlu köprüsü bu kadar şanslı olamadılar, estetiği olmayan kalıp betonla, parlak karo taşlarıyla avundular.
Çavuş, 1878’in el emeğine vurulan türlü yamalardan sıyrılıp, azgın dalgaları aşarak koyuna çekilmiş kadırga gibi ışıyor şimdi. Araçların yoğun olmadığı yıllarda köprünün bedeninden, At arabaları, Kurbanlık Kuzular, Salhaneye giden Danalar, Deve kervanları ve Pazara sebze getiren Camız Kağnılar geçermiş. 1900’lü yıllarda Haham Başları, Rum Esnafı ve Levanten kızları eskitememiş bu asude gerdanlığı.
Tabanı "Kabara" çivili ayakkabılı, sekiz köşe Kasketli köy delikanlıları, Fötr şapkalı Beyler arşınlarmış, kaldırımsız kırma taşlarından. Bir ömür tükenmiş bu atkıda, tahta Nalınlı kadınların, lastik mestli efendilerin gel-gitinde.
Çocukluk yaşanırdı, çocukluğumun okul çıkışındaki son zilinde. Ne hülyalar yarım kaldı, ne sevdalar kalbe gömüldü kim bilir, göçmen kuşların savrulduğu son geçişte.
Yıllar önce, Kroba kahvesinin önündeki Koca Dut'un gölgesi vururdu ağarmış bedenine. Gelin alayları, Sünnet Faytonları, Ruhları son yolculuğa uğurlananlar süzülenirdi Kahve âleminin seyrinde. Yarı beline kadar akardı tabakhanenin suyu, köprü üstünden balıklama bile atlarlardı.
Kaktüs bakışlı zaman, komşularını ve dostlarını kopardı, kesilen sıra serviler gibi. Kroba kahvehanesi, Hüsamettin Coşkun’un Kroba matbaası, Birlik Gazoz ve Buz fabrikası, Ömer Muharrem'in, Manavoğlu'nun, Bosnalıların, Horoz Mehmet Sabuncunun Sabun fabrikaları ve Tuğlacı Ali Çakmak’ın Örnek Öğrenci Yurdu, eski Takvimlerin son sayfalarına katıldılar.
Kimse, yorgunluğunu fark edip yenisini yapmamış yanına. Düz betonla ayakta tutma çabası geriye gelmeyen eski dokusunu örtmüş.
Yazık, Eski eserlerimizin ve anılarımızın kilitlendiği varlıkların yok edilişine bakakaldık. Şimdi köprünün ayakları, güneşi ilk gören bedeni ile eski heybetine soyunmuş.
Geçen gün, yarım asırlık anılarımın elinden tutup, defalarca geçtim aheste beste. Arnavut taşı döşeli sırtından, ayak tabanımın geçmişi hatırlarcasına. Eski nesil canlandı adeta, narin döşemelerde. Rengârenk sevinçlerimde anılarım kamçılandı, küllenen dostun taş duvarında.
Ebe Havva Tanlayın evinin önünde sıra olmuş at arabaları, Keresteci Mustafa Salcı, üç tekerlekli, Konyalı Terlikçilerin sıralı el arabaları, Şakir’in Fırını, Elektrik Santralındaki Nikâh Dairesinden çıkan, Siyah Döpiyesli yeni gelinler canlandı gözümde.
Yazlık sinemaya gelenler, Kışlık Sinemadan çıkanlar, Belediye Parkı, Tatlıcı Hasan Yetiş, Akbaldır ve Park Hamamından dönenler, farkında bile olmadılar, telaş içindeydiler derinden geçerken.
Geçen gece, ayın firuze ışığında dolaştım köprünün çevresini. Yorgun dere, havarileri kutsayan efsunlu sular gibi ıslatıyordu ayaklarını. Gece Siluetleri yansıyordu, hayatı ve yılları sakladığı, kırlangıç yuvalı cepkeninin deliklerinden. Çocukluk uykularımı bölen Kurbağaları, çarşafla kovaladığımız Çay balıklarını şehlâ akan suda çok aradım.
Derin kuytularda boy atmış hayıt dalları, yaprakları dökülmüş kargılar ve hüzün açan yaban zambakları da yoktu. Umutları karanlığa örtüşmüşken, dualara büründü eski Sancak beyi hatırası. Anıtlar kuruluna ve emeği geçenlere teşekkürler.
Elli'li yıllarda sokak kültürlü çocuktuk, köprüde başlayan yalınayak oyunlarımızda.
Lacivert şapkalı, eli Sefertaslı mektepliler, çay kenarının tamirci esnafı koşuştururdu, duyguları kimsenin ayırdın da olmayan taş kemerden.
Kaç teskerecinin kavuşma heyecanını, kaç siyah önlüklü saman kâğıtlı karnesini taşıdı kim bilir. İmgelerini yüreğinde saklayan bu köprünün gün ışığına çıkması okul yıllarımı okşadı. Hademe Hıfsı amca'nın elle salladığı paydos Çan'ını, Fikret Coşkun’un kahvesinde garson Mehmet abinin “64 yap, Oralet yap” figanını duyar gibi oldum.
1870’leri resimleyen, onarım sonrası eserin bu günkü halinde, Taban taşları öylesine yerleşmiş ki köprünün yanağına, zaman tüneli ilmiklendi O an belleğimde. Solu eski yüzyıl, sağ tarafı çocukluğum. Denizlerin ilk yosunu kokuyordu adeta süslenmiş asırlık Kordonun omuzlarında.
Bu köprünün üstünden benden evvel defalarca geçen "Eski toprak" rahmetli Haydar Özde'nin, açılış için kesilen Kordela’nın bir ucundan tutmasını çok isterdim, günün ilk aşklarında ruhları Açelyalara karışanlarla hazır buluşmuşken o Çalgısız düğünde.
Bu yazı toplam 2035 defa okunmuştur.