Aydın18 °C

M.Bülent Doğan / yazar

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Eşiğimden giden adam...

Sen ne zaman eşiğimden gitsen O’nu hatırlıyorum. Adını bilmiyorum. Daha doğrusu unuttum. Cesaretsizliğimi, kalbimin atışını ve o bir çift gözde kayboluşumu hiç unutmadım. Gitseydim peşinden, acaba sen olmaz mıydın? Ruhum açlığını doyursaydı birazcık, hem o gözleri hem beni hep yaralayan seni unutur muydum?

On yıl oldu mu nedir? Cüzdanımda taşıdığım kartviziti kaybolalı çok oldu. Belki kendimi temize çektiğim bir günde attım çöpe onu. Ara ara çıkar gelir aklımın eşiğine. O aralar hep senin eşiğimden gittiğin anlarda olur nedense!

On yıl önce; dünyaya meydan okuyacağımı zannettiğim yıllar yani... Oradan oraya koşuşturduğum, hiç yorulmadığım yıllar. Kalbimi yoran birinin olmadığı yıllar.

Sıkça görüştüğüm arkadaşım, gönüllü bir dernekte epey aktif bir görev üstleniyordu. Çökmüş, aldatılmış bir kadını hayata bağladığım yıllardı onlar. Onu zorla dış dünyaya götürmeye çalışırdım. Bir gün, bir elektrik direğindeki ilanla yola çıkmıştık. Gitar kursuydu bu. Tüm bekarların, hayatının bir döneminde büyük bir aşk yıkıntısının altında kalarak yaralanan ve asla bir daha iyileşemeyen kalpleriyle müzmin bekar arkadaşım. Yaraları iyileşti. Yalaya yalaya iyileştirdi yaralarını. Tüm şehre kafa tutarak. Gitar kursu değildi tabii ki bu kafa tutuş. O, dışarı ilk uçuş bahanesiydi. Sonra sanat müziği derneği…ünlü  ve yaşlı bir sanatçıdan dersler…İsmail Vaha Süraslan konserleri…..birbirine benzer yaralıların ilk yardım  hastanesi oldu uzun yıllar….Dostumun pek yatıştırılmaya ihtiyacı yoktu..Pek iyi gelmedi musikinin hüzünlü sesi ona. O hayatla kavga edip öcünü almak istiyordu… Yedi yaşında annesinin aslında halası olduğunu öğrendiği an başlamıştı bu kavga sonra, ailesinin alevi  mezhebinin onu hep suçlu ve ezik hissettirdiği öfke. Üniversite yıllarında hasta kişilikli biriyle yaşadığı aşk. Adamın psikopatça onunla oynayışı; unutulması gereken bir ilk ilişki, aşkının karısıyla girdiği kıyasıya rekabet ve kaybediş.

Aşkı henüz bitmeden koparıp atmaya çalıştığı son sahnede girmiştim onun hayatına. Dört elle sarılmıştı bana. Bende bitmek tükenmek bilmez enerji, hiç yara almamış bir yürek (yaralanmasına izin verilmemiş daha doğrusu) öyle başka başkaydık ki. Ben, hayatta çok şanslı olduğumu ilk kez o zaman fark etmiştim. Bu yüzden de adeta suçluluk duyardım. Onun hayatını onarmak ilk vazifem olmuştu işte. Bazen kurtulmak için denizde kurtarıcısının gırtlağına sarılan kazazede gibi boğduğu da oluyordu beni. Çaresiz kaldığım anlarda aklıma gelmişti onu dışarıda oyalanacak bir şeylerle meşgul etmek. Ve başarmıştım da. Hayatının  bütün hesaplarını gördü. Belediye başkanlarının, tüm siyasilerin, valinin bile korkulu rüyası oldu. Hep basında bir karşı duruşuyla, bir isyanıyla, kamu yararına bir işin öncüsü olarak boy boy resimleri çıktı. Göller bölgesinde kuruyan tüm göllere adadı kendini. Kuruyan ruhunu yeşertmek istercesine. Söyleyemediklerini söyler oldu tüm hatipliğiyle. Oysa işi, tencere tavada ne pişer üzerineydi. O, ev kadınlarının pahalılıktan alamadığı tencerelerin hesabını sordu herkesten. İçindeki öfke hiç bitmedi yalnız. Sevenleri oldu. O, herkesin şaşkınlıkla söylediği gibi bir tek beni sevdi hayatta. Hiç anlam veremediler beni niye sevdi? Ben, hiç sorgulamadım. Ama beni koşulsuz seven biri olduğunu bilmenin güvenini yaşadım hep yaşamımda. Beni hırpaladığı çok zamanlar oldu. İstiyordu ki onun kavgasında ben de olayım. Ona omuz vereyim. Aynı şiddeti içimde duyayım. İşte o zaman aşılamayacak bir şey olamazdı ona göre. Benim küçük çocuğumu sever, ama elinde olmadan kıskanırdı.  Evdeki sorumluluklarımı küçümser, ev kadını gibisin der dururdu. Benim bir yazar olmam gerektiğini düşünür, gazete köşelerine yazı yazmam için konular getirirdi. Hiç anlamaz, kabul etmezdi  benim o konuyla ilgili bir fikrimin olmadığını. Ben her şeyi yazabilirim, istersem yapabilirim sanırdı. Radyoda yaptığı programlara konuk ayarlamam için aslında kendisi önceden ayarladığı halde, benim irtibatı sağlamamı isterdi. Gönlü olsun diye yapardım bazen.

Münazaralar yaptırıp basını çağırır ses getirmeye çalışırdı. Münazaraların sunum işinden kaçamazdım. Gecekondu bölgelerindeki kültür çadırlarında başlardı ilk turlarımız. Benim için bu kadarı bile öyle çok güzeldi ki. Beni biliyordu, eşimin baskısından bir kurtulsam güzel işler yapacağımı düşünüyordu. O da benim kurtarıcım olmaya karar vermişti. Beni kısırlaştıran her şeyi gözüme sokmak istercesine götürürdü oradan oraya. Unuttuğu bir şey vardı dostumun: Ben iyileşmek istemiyordum ki! Ben hasta olduğumu bilmiyordum ki!!

Eşim, gözüm açılır diye gizli gizli öfke duyuyordu ona. O yanımızda yokken onun evde kalmışlığını, gereksiz işlerle uğraştığını,  benim gibi sorumluluk taşımadığını anlatıp ha bire aşağılardı. Sözleri kanıma dokunsa da bir şey yapamazdım.

Dedim ya kültür çadırlarında tanıştığım insanlar, gecekondu çocuklarının azmi, yarışı, annelerinin alkışları ve gururlu bakışları. Hiç anlamadıkları soruların, hiç anlamadıkları cevaplarının doğru olduğunu ancak benim anonsumla anlayabilseler de, dudaklarındaki dua kıpırtıları, yüreklerindeki kıpırtıyla harmanlanıyordu. Ben, bunları izleyip dostumla paylaşır eşimle paylaşamazdım. Eşim, benim oralarda hastalık kapıp kendisine bulaştıracağımı iddia eder, tiksintiyle dinler, son olarak çocuğumu ihmal etmiş bir annenin vicdan sızısını harekete geçirir, suçlayıcı bakışlarla ve de sözlerle son bulurdu.   

O gün yarışma üniversitenin amfisindeydi. Liseler arası münazara yarışmasının finali yapılacaktı. Okullar bölgelere ayrılmış bazı bölgeler bana, bazı bölgeler bir başka gerçek sunucuya verilmişti. TRT’nin sunucusu olduğunu biliyordum o kadar. Amfinin sabah oturumunu ben yönetecektim. Öğleden sonrayı o.  Biraz tedirgindim. Profesyonel biriyle art arda çıkmak ve acemiliğimin çok belli olmasıydı bu. Sabah görevi de onundu aslında. Bir işi çıkmış il dışında. Yetişemeyeceği için bana devredilmiş. Yetişirse yine o yapacakmış. Biraz stresli gittim. Hiç tanımıyorum merak da etmedim hiç kendisini. Aklım evde. Eşimin, akşamki yorumlarında. Hiç sormuyor, ama hep suç işliyormuşum duygusu veriyor. Eğitimli ya başka bir şey de diyemiyor. Yaptığım işi herkes ona takdirle anlatıyor. Öğretmenlik yapan lise arkadaşları soyadım dolayısıyla tanıyor ve ona takdir ve saygıyla anlatıyorlar. Sessizce dinliyor. Ama bana hep sinirli davranıyor. Ben de baya baya kendimi suçlu hissedip onun kalbini kazanmak için kul köle oluyorum, o iyice inanıyor yaptığının doğruluğuna.

Sabah özenle giyiniyorum. Protokol gelecek diye. İki dolmuş değiştire değiştire, kilometrelerce arazisi olan üniversitede epey de yaya yürüdükten sonra geliyorum. Her zamanki gibi eşim arabasıyla bırakmıyor. Hayatımın hiçbir döneminde istemiyorum bunu. Yapmadığı gibi bir sürü azar işitmemek için, çok önemli bir özveride bulunmuş eda ve abartılı sözlerle nerdeyse kendisine secde etmemi ister tavrını görmemek için. Hep şaşmışımdır eşini bir yerlere bırakanlara. Ben, sırtımda bez çantası, kucağımda henüz yürüyemeyen küçük oğlum, elimde beş yaşının tüm afacanlığını taşıyan büyük oğlumla giderdim gezmeye, doktora, okula, anneme. Hiç de gocunmazdım. Kırılırdım.  Kırılırdım, birilerine anlatır rahatlar ha gayret der, devam ederdim. Amfiyi buldum. Gelenler var epey. Öğrenciler gelmiş öğretmenleriyle. Hediye ortalarda yok. Az sonra geliyor. Beni görünce yüzünde çiçekler açan minyatür arkadaşım benim. İçerde bir sürü kişiyle tanıştırıyor. Saygılı gülümsemeler fırlatıyorum sağa sola……zaman daralıyor  hiç heyecanlı değilim. Alıştım artık. Düşündüğüm tek şey öğleden sonraya eve yetişmek. Başlıyorum; hitap, protokol daveti, konumuz, münazaranın kapsamı, amacı ve süre çok çetin geçiyor. Kolejlerin bol makyajlı, kaliteli giysileriyle tepeden bakar tavırlı, her şeyi biz biliriz biz başkayız ve üstünüz, içimizi göremezsiniz, ama dışımız kazanmaya odaklıdır ve biz de bu kazandırma işçileriyiz bakışlı öğretmenlerini izliyorum. Bakışları atmaca gibi saatte ve bende. Diğer gruba kaç salise, kaç saniye fazla geçirildiğini yakalamak üzere. İlk kez yüzüm kızarıyor, tedirgin oluyorum. Tartışmaları sevmem ve beceremem o zamanlar. Hep ağlamamak için zor tutarım kendimi. Yirmi beş yaşının tüm toyluğu, ürkekliği üşüşüverir üstüme.      

Kapı aralığından bir ışık sızıyor içeri. Seyirciler cık cık çekiyorlar  belli belirsiz… Karanlıkta biri yürüyor ön sıraya. Hediye’yle tokalaşıyorlar. Bir karaltı sadece gördüğüm. Kendimi sürüyerek geri çekiyorum. Konuşulanları özetliyorum hızla. Son kısımda, neler söylendiğini, iddia ve ispatları jüriye bir kez daha hatırlatmak için. Süre bitiyor. Özetliyorum. sonuçlar açıklanacak, seyirciler aydınlatılıyor. Kolej öğretmenleri homurdanıyor “olmaz ki kardeşim… süre vıdı vıdı vıdı” bir uğultu. Rahatlamama az kalmış. Salona göz gezdiriyorum. Gözlerimi ön sıralarda gezdirirken üzerime sabitlenmiş kıpırtısız bakışları hissediyorum. Hızla geçiriyorum gözlerimi. Beni takip ettiğini anlıyorum kıpırtısız bakışların. İçime kızgın bir zeytinyağı damlıyor. Geri döndürüyorum gözlerimi. Gitmek istemiyor artık onlar da başka yerlere. Bir süre odaklanıyor iki çift göz. İkinci kızgın yağ daha bir yakıyor. Uzunca akışını  hissediyorum  boğazımda, nefes yolumda, midemde ve son darbeyi kasıklarımda indiriyor, bir dehlizden çıkarcasına kurtarıyorum o gözlerin hapsinden kendimi. İyi ki bitti bu iş. Hemen gitmeliyim gitmelim diyerek dikkatimi veriyorum      jüriye.

Sesler…….sesler……..konuşmalar……  diğer münazaraya hemen geçileceğine dair bilgi, sonra üzerime doğru yürüyen, ayakları da olan o gözler. Yanıma kadar gelişi. Anlıyorum ki, O, beklenen kişi. Şu benim hiç merak bile etmediğim, Sadece profesyonelliğinden korktuğum karşılaşmak bile istemediğim kişi. Bana teşekkür ediyor. Diğer okulları davet ediyor. Nezaketen izliyorum. Sesi müthiş güzel. İçime işliyor. Ama gitmeliyim gitmeliyim sesi hiç eksilmiyor içimden. Hediye’ye yöneliyorum ‘ben çıkıyorum’ diye. Sarılıyor bana, yolcu etmek için kolumu tutuyor. 

Usulca çıkıyoruz dışarı. Birden pişman oluyorum. Niye ben de onu izlemiyorum. Ne yapacağım şimdi? Dışarı da çıktık ne bahane etsem diye kıvranıyorum. Bir daha görmek ve etkilenmediğimi kendime göstermek istiyorum, bir yanılsamaydı az önceki. İçeri tekrar  girmek için bahane bulamıyorum. Yarı mahzun ilk adımımı atmışken kapıdan o sesleniyor. İrkiliyorum. Hediye’ye doğru geliyor. Elini önce ona, sonra hızla bana uzatıp kendine doğru çekiyor adeta gitme demek ister gibi. Dilimde acı bir tat bir anda nasıl oluştu anlamıyorum ki. Ağzım kuruyor sanki dudaklarım çatlayacak. Hep gözlerime bakıyor, ayıramıyorum. Ne dedi, ne bahane etti anlamıyorum elime kartını tutuşturuyor. İçime müthiş bir sevinç doluyor. İçerde yarışmayı yarıda bırakıp çıkışı hem sevindiriyor. Hem şaşırtıyor beni. Benim için çıktığını anlıyorum. Kahramanca geliyor yaptığı bana. Bana bir kahramanlık yaptı ve kaçırmadan yakalamak istedi. Başardı. Beni ara dedi sürekli. Edebiyat öğretmenliğinden istifa ettiğini TRT’ye geçtiğini her türlü okul işinde yardımcı olabileceğini söyleyerek.  Hediye kıvılcımı hissetti. Benim ikilemimi. Bana yardımcı olmak adına çekiştirerek götürdü onu içeriye. Elimde bir kartvizit. Kalakaldım öylece. Tanrım neydi bu diyerek bindim otobüse.

Günlerce bir kartvizitle aldattım gecelerimi. Elim telefona gitti günlerce.  Yapamadım bir türlü. O kartvizit ara ara eşime karşı çıkışlarımda işe yaradı. Yani onun vazgeçilmez olmadığını kalbimi yerinden oynatacak bakışların olabileceğini öğrendim o günden sonra.   O kartvizite hiç ulaşamadım. Ulaşmadım. Hediye’ye bir kez sorar gibi oldum. Kısa kesti. Bilgi vermedi. Düzenimin bozulabileceği düşüncesi ürküttü onu ilk kez. O yürek kıpırtılarını o da gördü. Bir daha asla bizi tesadüflere bırakıp karşılaştırmadı. Ben de hiç cesaret edemedim. Bir kez bir okul işi için gittik başka bir arkadaşımla. Cüzdanımı açıp kartvizite baktım. Kapıdaki görevliye sorduk. O gün izinli olduğunu yarın gelmemizi söyledi. Başka bir tanıdık tesadüf etti o sırada. İşimizi halletti ve geri döndük. Ben bir daha asla karşılaşamayacağımın üzüntüsü ve sevinciyle bu defteri kapattım o gün. Eşiğime gelen bu adamı hiç unutmadım. Belki yollarda karşılaştık kim bilir?! Hiç tanımadan geçip gitti. Benim unutmadığım o kalp çarpıntısıydı, göz temasıydı, anlatılmaz bir baş döngüsüydü belki hiç beklemediğim ve hazır olamadığım bir andaki…

Seni gördüğüm gün, ilk kez geri döndü içime o girdap. Eşiğime gelen adam sen oldun bu kez. Biraz fazla kaldın eşikte. Eşikte durma git dedim, dinlemedin. Gir içeri diye buyur ettim duymadın. Bir ayağın eşikte, kapıyı kapatmamam için öteki ayağın dışarıda her an gidiverecekmiş gibi. Eşiğimde kaldın hep. Ne seni kapı aralığında koyup dönebildim içime, ne senin kalbine girebildim. Hep bir sızı içinde yaşadı içim.   

Eşiğimden gittiğini sandığım günler de oldu. Kahroldum. Aralık kapıda yasa büründüm. Tam dönüp içeri girecekken son kez baktığımda yine orada gördüm seni. Dünyanın en mutlu insanı sandım, saydım kendimi, ama bu öyle bir mutluluk ki; tadı var kendi yok. Pamuk şekeri tadında. Ağzına alıyorsun tadı güzel, yumuşacık, zevkli, daha fazla yemek istiyorsun, doyurmuyor bir türlü. Uçup gidiyor adeta. Eriyor eriyor……ardında boğazını yakan bir tat bırakarak….susatıyor bir de. Vardı yok oldu. Geride genzini yakan bir tat bırakıyor.              

Ey Eşiğimde kalan sevgili! Sen de mi tatlı bir hayal olacaksın bana? Tarçın kokulu bir tat bırakarak. Sende mi,  ne yaşadığımızı hiç söylemeden çekip gideceksin?

Hiç mi sevemezsin beni, hiç mi söyleyemezsin. Küsüp küsüp eşiğe mi bakacağım gittin mi diye. Hüzünlü şarkılar mı söyleyeceğim sessiz sessiz. Hikayelerinin kahramanı kimdir diye için için ağlayacak mıyım hep.

Ey eşiğimden giden sevgili. Ne zaman öğreneceğim her şeyin bir yalan olduğunu? Ne zaman öğreneceğim her şeyin bir yanılsama olduğunu? Ya da Ne zaman öğreneceğim yüreğimin yalnız olmadığını? Ne zaman inanacağım sana Tanrıya inanır gibi? Ne zaman  başımı boynuna gömeceğim kokunu içime çekerek?

Canım yanıyor.

Ya git, ya kal……..  

Bu yazı toplam 903 defa okunmuştur.
YORUMLAR
.....
....
Ey eşiğimden giden sevgili. Ne zaman öğreneceğim her şeyin bir yalan olduğunu? Ne zaman öğreneceğim her şeyin bir yanılsama olduğunu? Ya da Ne zaman öğreneceğim yüreğimin yalnız olmadığını? Ne zaman inanacağım sana Tanrıya inanır gibi? Ne zaman başımı boynuna gömeceğim kokunu içime çekerek?

Canım yanıyor.

Ya git, ya kal……..
22 Eylül 2010 Çarşamba 19:25
Tebrikler
özgür
mükemmel , yazınız bir harika şimdiye kadar belki de yazdığınız en başarılı yazı.Hiç bir edebiyat kaygısı gütmeden olabildiğice doğal,içten,akıcı tebrikler...Siz yazmalısınız hocam.O uzun nerde başlayıp nerde bittiğini neredeyse unuttuğumuz dolambaçlı uslubunuz,masallardan ödünç almaya çalıştığınız diliniz gitmiş.İşte bu hocam tekrar tebrikler...
08 Eylül 2010 Çarşamba 17:19
yüreğine sağlık
figen üniv.
zevkle okuduğum (bu biraz uzun oldu ama :))bir yazı daha. Paylaşım için teşekkürler
08 Eylül 2010 Çarşamba 14:11
ÜYE İŞLEMLERİ